SÖYLEYEN BİLMEZ
BİLEN SÖYLEMEZ
Fatma ESEN
DİB Başkanlık Vaizi
Sene 2015. Vakit, ikindi vakti. Akşamın yorgunluğu şehrin omuzlarına çökmüş, otobüs durağında bir kalabalık birikmişti. Kimsenin kimseye bakmadığı ama herkesin aynı yöne baktığı o tanıdık hâl… İnsanlar suskunluklarını yan yana dizmiş, sessizce beklemekteydi. O sırada bir beyefendi durağa yaklaştı. Kısa bir süre sonra otobüs geldi. Meğer bu geliş, birkaç dakikalık bir kaderi taşıyordu. Önce o beyefendi bindi, ardından diğer yolcular. Otobüsün içi de en az durak kadar kalabalıktı; ayakta duranlar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar ve öğrenciler... Beyefendi ilerlerken gözü bir noktaya takılmış olmalıydı. Bir yaşlı kadın ayakta duruyor, genç bir öğrenci koltukta oturuyordu. Bir anda yüksek ve sert bir sesle otobüsün içine savurdu cümlesini:
“İnsanlık ölmüş. Gençler oturuyor, yaşlılar ayakta. Şu gençler, ah şu gençler!”
Bu söz, otobüsün içini yararken bakışlar hızla dolaştı. Kimileri başını çevirdi; dudak büktü. Kimileri sözün muhatabını aradı. Bu yaşlı teyzenin yanında duran genç kız ise başını öne eğdi. Bu eğiş, görünenin arkasında başka ihtimallerin de olabileceğine dair sessiz bir hakikatti. Genç kız, üzgün bir sesle yaşlı kadına döndü ve:
“Teyze, ben sana otur dememiş miydim? Bak rezil oldum herkese!”
Bir anlığına buz kesti ortam sanki. Çevredeki bakışlar genç kızın üzerine toplandı. Az önceki yüksek sesin gölgesinde, şimdi sessiz bir mahcubiyet dolaşıyordu. O beyefendi ise çoktan kalabalığın içinde ilerlemiş, sözünün yankısını geride bırakarak otobüsün arkasına doğru ilerlemişti. Yaşlı kadın yumuşak bir sesle, genç kıza gülümsedi:
“Kızım, iki durak sonra inecektim zaten. Oturup kalkmak dizlerimi yoruyor.” dedi.
Otobüs bir sonraki durağa yaklaşırken yaşlı teyze, düğmeye bastı ve indi. İki duraklık bir mesafe için binmişti... Yol kısa idi. Lakin geride kalanlara uzun bir ders bırakmıştı. “Her görünen, hakikat olmayabilir. Her duyulan söz, olduğu gibi olmayabilir. Görmeden hüküm vermemeli, duymadan yargılamamalı. Hatta bazen görülen, duyulan bile hakikatten çok uzak olabilirdi.”
İnsanın duygu ve düşüncelerini kâinata açtığı bir nimettir dil ve söz. Söz, Âdem’in dilinde tövbe (Bakara, 2/37) olur. Bazen salih amel olur, Allah’a yükselir. (Fatır, 35/10) Bazen emanet olur (Tirmizi, Birr, 39), bazen sadaka. (Buhari, Cihad, 128) Gün gelir söz, insanın azalarına tercüman olur. (Fussilet, 41/20) Bazen de imtihan sebebi. (Bakara, 2/124) Bazen kulak, göz ve kalbin sorumlu olduğu, hakkında kesin bilgi sahibi olunmayan şeyin peşine düşülmesiyle bir vebal olur. (İsra, 17/36) Kulağa gelen her sözü, akıl ve vicdanın terazisinde tartmadan söz söylemek ne büyük vebaldir.
Söz bazen kelimesiz ifade edilir. Bazen gözler, söz olur; bazen eller. Ve Hz. Peygamber, Allah’a ve ahiret gününe inanan kimsenin ya hayır söylemesini ya da susmasını salık vermiştir. (Buhari, Rikak, 23) “Kulun kalbi doğru oluncaya kadar imanı dosdoğru olmaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi dosdoğru olmaz.” buyuran (İbn Hanbel, III, 199) sevgili Peygamberimiz hem dilin hem de kalbin şerrinden Allah’a sığınmıştır. (Tirmizi, Deavat, 74)
Nice hayat hikâyeleri vardır, bir sözle, bir küçük davranışla değişen. Tüm mahlukat, hayvanlar, bitkiler, cansızlar, rüzgâr, güneş, taş, yol ve zaman… Hepsi insana bir şeyler söyler. Gözler hakikate açık hâle getirildiğinde hayatın her kıvrımının ne denli öğretici olduğunun farkına varılır. Zahir her zaman bâtını yansıtmaz. İnsan, gördüğüyle hükmettiğinde yanılabilir; bildiğini sandığıyla konuştuğunda incitebilir. Belki de edep, her sözü söyleyebilme kudretinde değil söylememeyi tercih edebilme hikmetindedir. Kalp kırmak kolaydır, onarmak ise emek ister.
Ne çok kalıp yargılarımız var şu hayatta. Ne çok ön yargı, hatalı yargı, aceleye gelmiş genellemelerimiz var. Bu genellemelerin zamanla ayrımcılığa, ayrımcılığın ise ötekileştirmeye dönüştüğü yaralarımız var. İnsanlar arasındaki farkları görmezden gelmemize neden olan bencilliklerimiz var.
“Şuralılar şöyledir, buralılar böyledir.”
“Bunlar misafirperverdir, şunlar cimri.”
“Gençler şöyle şöyle...” Oysa bütün bu cümlelerin ortak bir noksanı var: İnsanı tek başına, olduğu hâliyle görmemek ve kabullenmemek. Hepimiz insanız. Yanılabilir, yanlış düşünebilir, hatalı yargılarda bulunabiliriz. Lakin zamanla, yeni tecrübeler ve yeni bilgiler edindikçe eski hükümlerimizi gözden geçirip dönmeyi de bilmeliyiz. Ötekini değersizleştirerek kurulan hiçbir kimlik, kimseyi yüceltmez; yalnızca kalpleri birbirinden uzaklaştırır.
Komplike bir yapıda olan insan, hayatı boyunca bir sürü ön yargı biriktirir. Önyargıların etkisini minimize etmenin veya algıların değişim dönüşümü için uygulanacak yöntemlerden biri, yorumsal perspektifin yönünü değiştirmektir. Bunun yollarından biri “hâlden anlamak” ve “kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamaktan” (Buhari, İman, 7) geçer. Belki de pek çok yargıyı susturacak, birçok kalbi incitmekten koruyacak olan budur. Buna rağmen bazen kendin gibi düşünmekte de vicdani denge, nefsin tuzakları ile karıştırılabilir. “Ben olsaydım…” diye başlayan cümlelerde ne kadar gerçekten “ben”dir insan. Diğerini yerip, kınayıp kendisini iyi görüp yüceltmek için mi “ben olsaydım” der. Yoksa gerçekten objektif olarak mı söyler? Şeytanın sağdan yaklaşması acaba en çok burada mı tezahür eder? “Kınamak” demişken ne çok kendimizi kandırdığımız bir kavram bu. İnsan, bir öteki oluşturup kendisini onlarla kıyaslayıp nefsini haklı göstererek kendine bir paye verebilir. Bu da karşıdakini kınama şeklinde kendini gösterebilir. İnsan bazen kendinde beğenmediği özellikleri, eksiklikleri reddeder ve bunlara ilişkin sorumluluğu “öteki”ne yükler. Ortaya koyduğu kafa karıştırıcı ve ikircikli bir durum ile kendi kaygısını azaltmış görünür, çünkü sorun artık kendisinde değil karşıdaki kişidedir. Böylece kendisi kalıp yargılarının, ön yargılarının, genellemelerinin, suizanlarının kurbanı olduğu gibi sözleriyle de başkalarını kurban eder.
Hayat, büyük bir hızla ilerleyen bir araç gibidir. Direksiyon başında olan ise insandır. Hızla yol alırken sağda solda beliren bir görüntüye, bir ayrıntıya birkaç saniye takılı kalsa, kazaya sürüklenmesi kaçınılmaz olur. Çünkü dikkat dağılır; yön şaşar. “O şunu yapmış, bu bunu yapmış… Öteye gitmiş, beriye gelmiş…” Başkalarının ne yaptığıyla meşgul olmak, insanı kendi yolundan alıkoyar. Zira gereksiz konuşmaları terk etmek kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir. (Tirmizi, Zühd, 11) Çünkü herkes, kendi yolculuğunun hesabını verecektir. Allah, başkasının adımlarından değil, kendi istikametinden sorumlu tutacaktır kulunu. Başkalarının kusurlarını konuşmak, hakikatte kulun masivaya dalmasındandır. O’ndan gayrısı ile meşgul olmak ise manevi ilerlemeyi zorlaştırır. Kusur, insana mahsustur. Kişi ne kendi kusurlarına takılmalı ne de başkasınınkine. İnsan hata yapabilir. Lakin tövbe kapısı açıktır ve Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Durmak, takılmak yerine; yönünü düzeltip yola devam etmelidir. Gözünü yoldan ayırmadan yürümek…Başkalarının düşüşlerini seyretmek yerine, kendi adımlarını sağlam atmaya çalışmak. Başkalarının hayatlarına söz taşımak yerine kendi hayatına anlamlar geliştirmek. Çünkü bu yolculukta herkes, direksiyon başında yalnızdır. Zira bilinir ki Cenab-ı Hak “…günleri insanlar arasında döndürüp dururuz…” (Âl-i İmran, 3/140) buyurmuştur. Günler, zaferler, yenilgiler, mutluluklar ve hüzünler insanlar arasında el değiştirir; hiçbir hâl kalıcı değildir. Bu nefsî muhasebeyi ihmal eden kişide zamanla manevi körlük ortaya çıkar. Böylece kişi, dünü, bugünü ve yarınıyla ilgili hayrı şerri, faydalı zararlıyı, güzeli çirkini birbirinden ayıramaz hâle gelir. Gönül berraklığını ve istikametini koruyamaz olur. Denir ya davulun sesinin gür çıkmasının sebebi, içinin boş olmasındandır. İşte bu yüzden hayırlı bir şey söylenemeyecekse susmak, insan kalabilmenin tek yoludur.